Angela’nın Külleri – Frank McCourt

İrlanda asıllı Amerikan yazar Frank McCourt’a 1997 yılında Pulitzer Ödülü’nü kazandıran biyografik roman, yazarın çocukluğunda yaşadığı ağır sefaleti son derece sıcak ve samimi bir dille ele almakta.

Frank, 1930’larda daha refah bir hayat yaşama umuduyla Amerika’ya göç eden ve burada tanışan çiftin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Ancak ne var ki Amerika’nın gördüğü en büyük ekonomik krizlerden birine denk gelirler. Alkolik bir babanın ailesini sefil bir yaşama mahkûm ettiği bir hayat… Ne var ki yaşadığı her şeye rağmen Frank’ın babasına duyduğu sevgi hiç değişmemiştir. Frank her zaman koyu İrlanda milliyetçisi babasının sarhoşken ona anlattığı kahramanlık öyküleri sayesinde hikâye yazma yeteneğinin geliştiğini düşünmektedir. Ancak iyi sayılabilecek bir kalp, refah bir hayat yaşamak için kendi başına asla yeterli olmayacaktır.

Durum böyleyken Frank’ın annesi Angela için hayat hiçbir zaman iyi bir hal almamıştır. Kiliseden yardım dilenir, çocuklar restoran artıkları ile beslenir ya da ekmek çalarak hayatta kalmaya çalışır. Aile bireyleri artık sefaleti iliklerine kadar hissetmektedir. Amerika’ya geri dönüş hayalini tek kurtuluş yolu olarak gören Frank bu uğurda daha fazla para kazanmak için eğitimini yarıda bırakır. Bir tefecinin yanında işe başlar ve bambaşka bir maceraya sürüklenir. Peki tüm bunların sonunda Frank Amerika’ya göç etme hayalini gerçekleştirmeyi başaracak mıdır?

Editörün Yorumu

Kitabı henüz okumayanlar için elimizden geldiğince az ayrıntı vermeye gayret ettik; ama emin olun ki kitap bu yazdıklarımızdan çok daha fazlası. Yazarın anlatım dili ilk andan itibaren okuyucuyu kendine çeken bir girdap gibi. Frank McCourt kitapta öyle bir dil kullanıyor ki; adeta betimlediği fakirliğin kokusunu duyumsayacaksınız. Kitapta anlatılan olaylar gerçekten çok trajik. Okurken “bundan daha kötü ne olabilir ki?” diye düşünüyorsunuz ancak kitap bu sorunun cevabını size her seferinde bekletmeden veriyor. Böyle bir hayatın gerçekten yaşandığını biliyor olmak okurken bıraktığı etkiyi ikiye katlıyor.

Yazar bunca olumsuzluğun arasında derinlerde hissettiği yaşama sevincini okuyucuya aktarma konusunda oldukça başarılı. Eserin başından sonuna kadar Frank’ın yaşadığı hayatı iliklerinize kadar hissediyor, onunla mutlu oluyor, onunla kederleniyorsunuz. Hatta eminiz ki, kitapta yer alan tek bir yumurta hikâyesi haşlanmış yumurtaya olan algınızı bile tamamen değiştirecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da İlginizi Çekebilir